ABD girişimi Batı Blok’u açısından bir kriz niteliğindedir çünkü ABD, Batı Bloku içinde, NATO üyesi müttefik bir ülkeye ait toprağı egemenliği altına almak niyetinde olduğunu ve bunun için gerekirse askeri güç kullanabileceğini açıkça ilan etmiştir. Kriz nasıl sonuçlarınsa sonuçlansın bu olay Batı Bloku içinde derin bir çatlağa işaret etmektedir.
Kriz ayrıca, ABD’nin bir hegemonik güç olarak gücünün zayıfladığının da işareti olarak ele alınabilir. Hegemonik güçler, yalnızca askerî veya ekonomik üstünlükleriyle değil, bu gücü nasıl sundukları ve nasıl gizledikleriyle de tanımlanır. Uluslararası ilişkiler literatüründe hegemonya, rıza üretimi, norm koyma ve kurumsal liderlik üzerinden işler. Bu bağlamda Trump’ın Grönland’ı “satın alma” önerisi, klasik hegemonik davranış kalıplarıyla tamamen uyumsuzdur. İş birliği veya rıza üretimi yoluna gitmek yerine ABD’nin doğrudan tehdit ve zor kullanmayı içeren sert bir dil kullanmayı tercih etmesi de düzen kuran hegemonik güçten düzen talep eden bir hegemonik güce doğru kaydığının belirtisidir. Bu da zayıflayan hegemonların tip özelliklerinden biridir. Zayıflayan hegemon istediğini talep etmek zorunda kalır, gündemi şok ederek kurar ve egemenliği görünmez kılmak yerine açığa vurmak zorunda kalır.
Zayıflayan bir hegemonik güç olarak ABD’nin bundan sonraki tutumu Batılı müttefikleri tarafından muhakkak dikkatle ve ihtiyatla izlenecektir. ABD’nin gerçekten normları terk edip etmediği, bu durumun geçici bir liderlik stili mi yoksa gerçekten yapısal bir kırılma mı olduğu konusunun açığa çıkarılması istenecektir.
Bu krizin bir yapısal kırılmaya işaret etme ihtimali de bulunmaktadır tabii. Çünkü, ABD’nin Batılı müttefiklerini tehdit edebilecek konuma gelmesinin ulusal çıkarlarıyla uyumlu olmasının yegâne makul şartı yani düşünme usulüyle söylersek illeti/temel gerekçesi, bu tutumun yapısal bir kırılmanın sonucu olmasıdır.
ABD gerçekten Çin tehdidine karşı rasyonel ve pragmatist hareket ederek Rusya’yı müttefik olarak yanına çekmek isteyebilir. Bu konuda Rusya ile Alaska’da bir anlaşma yapmış da olabilir. Bu çerçevede, Avrupa’yı Rusya karşısında savunmasız bırakmayı, Avrupa’nın çaresizlik hissiyle bir süre sonra Rusya ile anlaşmaya varmasını ve gerektiğinde arabuluculuk rolü oynamayı bir tercih olarak öngörebilir. Böylece bugün derin bir uçurum gibi görünen Avrupa ile ayrılığı kapanabilir ve Çin’in karşısına Rusya’nın da dahil olduğu daha büyük bir Batı Bloku ile çıkabilir. Bütün bunlar ihtimal dahilindedir ve gelişmelerin dikkatle izlenmesini gerektirir.
Rusya uzun vadede Çin’in kendisi için de bir tehlike olacağını düşünüyor olmalıdır. Bu nedenle Avrupa ile bütünleşerek Çin’e karşı alan derinliği kazanmak istemesi tabiidir. Bugün Avrupa ile ABD arasındaki krizi Rusya (ABD ile anlaşmammış bile olsa) Avrupa ile yakınlaşma fırsatı olarak kullanmak isteyebilir.
Muhtemelen Çin ABD’nin Grönland kriziyle hegemonik gücünün zayıflamış olduğunun açığa çıktığını görecek ve ABD’nin müttefikleriyle arasının bozulmasını ABD’de uzun dönemli bir zafiyet yaratacağını değerlendirmiştir. Ancak, Çin bu boşluğun Rusya tarafından doldurulma ihtimali olduğunu da göz önüne alacaktır. Çin’in ulusal çıkarı Orta Asya ve Rusya’ya bakan Batı sınırını güvence altına almayı gerekli kılmaktadır.
Rusya uzun vadede Çin’in kendisi için de bir tehlike olacağını düşünüyor olmalıdır. Rusya uzun vadede Avrupa ile bütünleşerek Çin’e karşı alan derinliği kazanmak istemesi muhtemeldir. Bugün Avrupa ile ABD arasındaki krizi Rusya Avrupa ile yakınlaşma fırsatı olarak kullanmak isteyebilir.
Avrupa muhtemelen Trump döneminin sonunu bekleyecek ve uygulanan politikaların kalıcı olup olmadığını test etmek isteyecektir. ABD ile Rusya’nın anlaştığı konusunda ikna olması durumunda Avrupa Rusya’ya ekonomik ve mali yaptırımları kaldırmakla başlayarak yakınlaşma yollarını açması beklenebilir. Avrupa’nın bu gelişmeleri yönetebilmesi için dağılmadan birliğini tahkim etmesi şart görünmektedir. İngiltere’ni bu üç blok arasında bir arabulucu gibi hareket etmesi ihtimali vardır.
Batı koalisyonu bu şekilde oluşacak olursa Çin açısından işlerin pek de istenildiği gibi gitmeyeceği aşikardır. Bu durumda Çin’in Müslüman ülkeleri müttefik olarak seçme ihtimali vardır. Ancak Batı sınırından çıkışını sağlama almak açısından Uygurlara yönelik tutumunu gevşetmesi gerekecektir. Eğer bu tutumdan vaz geçmeyecek olursa Hindistan’a yönelik bir yakınlaşma politikası gütme ihtimali bulunmaktadır.
Hindistan bu gelecek manzarasında büyük nüfusu ve hızla gelişen teknolojisiyle denge kuran bir ülke konumuna yükselmiş görünmektedir. Hindistan Çin ve Batı Bloku arasında dengeyi kimin tarafından bozulacağını belirleyecek ülke olacaktır.
İslam ülkeleri ise mega blokların oluşturduğu bir dünyada küçük devletçikler olarak kalacak olurlarsa kaybetmeye mahkûm görünmektedir. Rusya AB birlikteliği, Çin ve Hindistan gibi devasa ülkelerin yanında tek başlarına oldukça küçük ülkelerdir bu ülkeler. Sadece nüfus değil yüzölçümü olarak da oldukça küçüktürler. Geleceğin dünyası birkaç mega devletin var olduğu bir dünya olarak şekillenecekse küçük devlet ve devletçikler halinde kalmasının, bu ülkelere beka açısından bir fayda sağlaması çok şüphelidir.
Kadim düşünme geleneğimiz şartların gerektirdiği zarurete büyük önem vermektedir. Ancak aynı derecede bu zaruretler karşısında alınan kararların ulaşılmak veya korunmak istenen değerlerle uyumlu olmasının altını çizmektedir.
Bugünkü şartlar göz önüne alındığında geleceğin dünyasının mega devletler dünyası olması adeta kaçınılmaz bir zorunluluk gibi durmaktadır. Bu dünyanın hangi yüksek değerleri korumaya dönük olacağı ise henüz belirli değildir. Türkiye’nin Batı ve İslam medeniyet tecrübesi, şimdi çok eskilerde kalmış da olsa Çin medeniyetiyle temasta bulunmuş olması, bugün cılız bir halde de olsa Babür Devleti kanalından Hint medeniyetine olan vukufiyeti onun geleceğin dünyasında önemli bir rol üstlenebileceğine işaret etmektedir. Ancak bu rolü gerçekten oynayabilmek aydınların yetkinliğine bağlıdır.